Hak İhlalleri/Orantısız Güç Kullanımı ve Hakların Kullanımında Aşırılıklar/Şiddet Bağlamında Gezi Parkı
Taksim Gezi Parkı’nda AVM ve rezidans yapılacağına ilişkin daha sonra başbakanın da dillendirdiği haberler üzerine, bu duruma tepki duyan çevreci bir grup gencin, 27 Mayıstan itibaren, şiddet kullanmaksızın yaptıkları gösteriler polis tarafından aşırı güç kullanılarak bastırılmaya çalışılmıştı.
Gezi Parkına ilişkin çalışmaların başlayacağı bilgisini alan ilk eylemci grup 27 Mayıs’tan itibaren tam gün nöbet tutarak duruma engel olmaya çalışmış, süreç içerisinde yaşanan inatlaşma ve 30 Mayıs sabahı yaşanan çadırların sökülmesi ve yakılması ile gazlı ve coplu polis müdahalesi eylemin karakterini ve çapını büyütmüştür. Olayların sosyal medyada farklı tonlarda ve yoğun şekilde gündemleşmesi ile kalabalığın boyutu daha da artmış ve 31 Mayıs’ta tekrar polis müdahalesi gerçekleşmiştir. Bu müdahalenin ardından olaylar çığ gibi büyümüş ve Türkiye’nin çeşitli şehirlerine yayılmıştır. Nitekim gerek Başbakan Yardımcısı Arınç’ın gerekse Cumhurbaşkanı Gül’ün ve daha sonra da Başbakan Erdoğan’ın açıkça ifade ettiği gibi, olayların fitilini ateşleyen polisin ilk günlerdeki sert müdahalesi oldu.
Bütün bu süreç içerisinde göstericilerin profili de söylemi de değişmiş, çevreci talepler hükümet ve özellikle başbakan karşıtı bir söyleme evirilmiş, eylemciler içerisindeki bir takım grupların da yoğun şiddet kullanmaya başladığı, Başbakan ve kamu görevlilerinin şahıslarına ve ailelerine yönelik ağza alınamayacak küfürleri asli slogan haline getirdiği gözlenmiştir.
31 Mayıs’ta, İstanbul 6. İdare Mahkemesinin Topçu Kışlası’yla ilgili yürütmeyi durdurma kararına rağmen herhangi bir geri adım atılmaması sadece karşılıklı gerilimi yükseltmiştir. Neticede olaylar birçok şehre de sıçramıştır.
Tespit edebildiğimiz kadarıyla polis tarafından basınçlı su, cop, gaz bombası ve yer yer ateşli silah kullanılmış, kamuya açık ve kapalı alanlara gaz bombası atılmıştır. Yine polis tarafından haksız gözaltı yapıldığı ve gözaltına alınanlara kötü muamelede bulunulduğu ve hakaretler edildiği iddia edilmiştir.
Gösterici gruplar tarafından ise taş, sapan, demir bilye, molotof, havai fişek kullanılmıştır. İstanbul Valisi’nin beyanına göre 2 polis ateşli silahla yaralanmıştır. Yine göstericiler iktidar partisinin bazı binalarına saldırmış ve bazı belediye otobüslerini kullanılamaz hale getirmiştir.
Neticede can kayıpları, yaralanmalar, kamu binalarına, bazı özel mülklere ve iktidar partisi binalarına saldırılar gerçekleştirilmiş, bazı başörtülü kadınlara yönelik insan onuruyla taban tabana zıt saldırılar yaşanmış, siyasi ve toplumsal bir kutuplaşma meydana gelmiştir. Şiddetin bilançosu hükümet tarafından kesin olarak açıklanmamış olmakla beraber basın bilgilerine göre 5 ölü, 12 kişinin gözünü kaybetmesi, 60 ciddi yaralanma, yüzlerce hafif yaralanma ve yüzlerce gözaltı olduğu iddia edilmektedir.
Olayların tırmanması ile birlikte ulusal medyanın yaşananları ilk günler yayınlamaktan kaçınması sosyal medyayı ikame edici kılmış bu da olayların iyice yaygınlaşmasına sebep olmuştur. Uluslararası bazı medya kuruluşlarının gelişmeleri uzun süre Suriye benzetmesiyle naklen yayınlaması, borsa ve döviz piyasalarındaki dalgalanmalar, Avrupa Parlamentosu’nun konuya müdahil olan açıklaması üzerinden yürüyen polemik, bazı yabancı ülkelerden milletvekillerinin gösterileri takip etmesi gibi gelişmeler, siyasi irade tarafından hükümeti devirmeye yönelik bir “dış tertip”, “faiz lobisi”nin ve “28 Şubatçılar”ın iktidara karşı intikamı olarak anlaşılmıştır.
Bu süreçte Başbakan, önce AVM ve rezidanstan vazgeçtiğini, sonra da sadece şehir müzesi olarak işletilecek olan kışla inşa edeceğini söylemiş, 14 Haziran 2013’te de gösterici temsilcileri, sanatçılar ve gazetecilerle yaptığı toplantılar sonucunda, yargı kararının kesinleşmesini bekleyeceğini, karar aleyhte çıkarsa, zaten uyacağını; lehte çıkarsa plebisite götüreceğini ve sonucuna göre davranacağını söylemiştir. Gelinen bu noktada tansiyon büyük ölçüde düşmüş ve göstericilerin bir kısmı gösterileri sonlandırırken bir kısmı da kamuya açık park alanında gösteriye devam etme kararı açıkladılar. Bu kararda ısrar, polisin kalanları dağıtmak için tekrar güç kullanmasına ve olayların yeniden tırmanmasına yol açtı.
Özetleyecek olursak, Gezi Parkı olayları katılımcı, talep ve motivasyon açısından üç aşamada ele alınabilir:
1. 31 Mayıs’a kadarki dönem: Olayların bu kısmı, çevreci taleplerin barışçı biri biçimde dillendirildiği bir dönemdir. Bu dönemin talepleri de göstericileri de sonraki döneme göre farklıdır. Yaşanan hukuksuz polis müdahalesi, olayların Türkiye sathına yaygılmasına ve süreç içinde katılımcıların da taleplerin de değişerek hükümet karşıtı mahiyete evirilmesine sebep olmuştur. Tüm ülkeyi bir şiddet girdabına sürükleyen bu hukusuz polis baskını idari ve adli açıdan hızlı ve şeffaf biçimde soruşturulmalıdır.
2. 31 Mayıs-14 Haziran Arası Dönem: Bu dönem, hızlı bir şekilde çevreci taleplerin ortadan kaybolup gösterici ve talep profilinin değişmeye başladığı dönemdir. Ancak vurgulamak gerekir ki göstericilerin değişmiş olması, taleplerin siyasi hale gelmiş olması elbette gösteri hakkının kullanımını ayıplamayı da kısıtlamayı da gerektirmez. Burada kamu gücünü kullananların dikkat etmesi gereken tek husus göstericilerin şiddet, tehdit, hakaret, çevreye zarar gibi evrensel kriterlere uyup uymadığına bakmak olmalıdır. Bütün ölümlerin ve önemli ölçüde yaralanma ve mala gelen zararların yaşandığı dönem bu dönemdir. Hükümet maddi zararları açıklamıştır ama insani zararlarla ilgili resmi bir açıklama henüz gelmemiştir. Öncelikle ölen ve yaralananların sayısı ve yaralıların durumu hakkında resmi bir açıklama yapılmalıdır. Kamuoyunun konuya dair bilgisi basında çıkan haberlerden ibarettir. Kamu görevlilerinin işlediği iddia edilen suçların örtbas edileceğine ilişkin yaygın algının bertaraf edilmesi için öncelikle ölümler ve yaralanmalarla ilgili adli ve idari soruşturma sürecinin hızlı ve şeffaf yürütülmesi gereklidir.
3. 14 Haziran Sonrası Dönem: Başbakan’ın yargı kararının kesinleşmesini bekleyeceğini ve karar lehine bile çıksa plebisite gideceğini açıkladığı bu tarihten sonra Gezi Parkı’ndaki göstericilerin bir kısmı eyleme devam etmeme kararlarını açıkladılar. Bu karar önemli ölçüde tansiyonu düşüren ve eylemlerin zaman içinde azalmasına sebep olan bir karar oldu. Bu tarihten sonra sokak eylemleri artık tamamen hükümeti hedef alan bir söyleme evirildi ve gösterici profili de tamamen değişti.
Bu dönem gösterilerinde Gezi Parkı, İzmir Gündoğdu Meydanı ve Ankara Kennedy Caddesinin eylemcilerden boşaltılması süreci hariç can ve mal güvenliğini tehdit eden görüntüler önemli ölçüde azalmıştır.
MAZLUMDER olarak, meşru hakların en temel haklardan olan can ve mal emniyetini ihlal ederek kullanılamayacağını, farklı düşünceden insanların hedef haline getirilerek tahkir edilemeyeceğini, sokakların, araçların, kamuya ve şahıslara ait binaların tahrip edilmesinin, yağmalanmasının, ateşe verilmesinin hiçbir haklı gerekçe ile izah edilemeyeceğini, hükümetlerin de duymaktan hoşlanmadıkları taleplerin meşru zeminlerde dile getirilmesine tahammül etmeleri gerektiğini, can ve mal güvenliği konusunda ise asli sorumluluk sahibi olduklarını bir kez daha hatırlatmayı doğruluğun şahitliği adına bir borç biliriz.
MAZLUMDER Genel Merkezi