Devletin ve Bu Coğrafya İnsanının Artık Ermeni Tehciri Gerçekliğiyle Yüzleşmesi ve Helalleşmesi Gerekir
Birinci Dünya savaşının en kanlı ve acımasız bir şekilde sürdüğü 1915 ve 1916 yıllarında Anadolu coğrafyası da tarihinin en kara günlerini yaşıyordu. İttihat ve Terakki yönetimindeki Osmanlı’nın Almanlarla birlikte İngiliz-Rus-Fransızbloğuna karşı savaşa girmesi Anadolu’nun doğusu ile güneyindeki Ermeni nüfusun yaşadığı bölgelerde önemli hareketlenmelere neden oldu.
Bu yıllarda Etnik ve Dini milliyetçiliğin de çok popüler olması ve bu akım ve örgütlerin batılı devletler tarafından açıkça desteklenip finanse edilmesi, içeride ve dışarıda Osmanlı karşıtı eylemleri arttırdı. Ayrıca bu örgütler fiili olarak Rus, İngiliz ve Fransız ordularının yanında Osmanlı’ya karşı savaşa katıldılar. Osmanlı topraklarındaki milletdaşlarından asker devşirmeye başladılar. Saldırılar cephe gerisine de sıçradı.
İttihat ve Terakki’nin geleneksel Osmanlı politikalarının dışına çıkarak Türkçü, milliyetçi refleksler ortaya koyması diğer milliyetçi reflekslerin daha da pekişmesine neden oldu. Savaş ortamı karşıtlığı düşmanlığa ve kan davasına dönüştürdü. Bu zaman dilimi arasında her taraftan binlerce insan öldü. Örgütlü örgütsüz çok sayıda milis veya askeri birlikler karşıt köy ve mahalleleri basarak olayları katliamlara dönüştürdüler. Bin yıldır bu topraklarda birlikte güven içinde yaşayan halkların birbirlerine güveni düşmanlığa dönüştü. Buna çözüm olarak uygulanan geniş çaplı Ermeni Tehciri de daha büyük boyutlu travmatik hadiselerin yaşanması, kadın, çocuk, ihtiyar onbinlerce insanın ölmesi veya kaybolması sonucunu doğurdu. Savaş ve saldırılara katılıp katılmama şartına bakılmaksızın ilgili bölgelerdeki bütün Ermeniler tehcire tabi tutuldu. Pek çoğu yollarda hayatını yitirdi. İnsanlar binlerce yıldır yaşadıkları topraklardan, evlerinden, yurtlarından sürüldüler. Ülkenin her yanındaki pek çok aydın, yazar, din adamı, siyasetçi tutuklandı. Olaylara karışmamış, sıradan vatandaş Ermenilere bile kaçma veya düşmanla işbirliği yapma dışında bir seçenek bırakmadılar. Binlerce Ermeni çocuğu Türkler ve Kürtler tarafından evlat edinilerek bu faciadan korundu ama yeni ailesinin doğal refleksi ile Türk veya Kürtleşti, Müslümanlaştı…
Ne yazık ki bu saldırılar savaş yıllarıyla sınırlı kalmadı, sonrasında planlı devlet politikaları olarak T.C. döneminde de devam etti. Birlikte yaşama imkânı fiili olarak imkânsız hale getirildi. Bin yıldır Anadolu coğrafyasında Müslümanlarla birlikte yaşayan,“Millet-i Sadıka” diye adlandırılan ve bu coğrafyanın asli unsuru olan, üstelik daha yüz yıl öncesinde yaşadıkları coğrafyanın üçte bir nüfusunu oluşturan bu millet, katliam ve zorunlu göçler sonrasında sembolik bir nüfusa kadar düşürüldüler. Sadece İstanbul’da T.C.’nin kuruluşunda 350 bin olan Ermeni nüfusu bu gün birkaç bindir.
Laik TC devleti hiçbir zaman Ermenileri ve ulus kimliği reddeden tüm diğer unsurlarıbu devletin asli bir unsuru olarak kabul etmedi ve ötekileştirmeye devam edip toplumu da; eğitim sistemi, kitapları ve yarattığı sahte tarih algısı ile provoke etti.
Daha dün 28 Şubat sürecinde bir yandan Müslüman Halkın görünürlüğünün tehdit oluşturduğunu beyanla PostModern darbe yapan ‘Encümen-i Daniş’, ‘Kırmızı Kitap’, akıllısı, “İttihat ve Terakki” uzantısı ‘BÇG’ markalı Türk Devleti Koruyucuları bir yandan da Ermeni Okullarına ve vakıf varlıklarına cebren el koyuyor ve eğitimlerini engelleyip “PostModern Tehcire” zorluyorlardı. Buna karşı bu topraklardaki Halkların birlikte yaşam iradesini Ermeni Halkın içinden bir güvercin edasıyla gür, saf ve arı bir şekilde dillendiren aydın insan Hrant bu provakasyonların _umarız sonuncusu olacak_ bir devlet organizasyonuyla katlediliyordu.
Toplum olarak normalleşmenin çabasını verdiğimiz, Hak arayışının geliştiği, İnsan Hak ve Hürriyetlerin önemsendiği, birlikte yaşama bilincinin öne çıktığı bu günlerde, benzer acıların bir daha yaşanmaması ve sağlıklı bir toplumsal yapısının inşa edilebilmesi için, bir yüzleşme ve helalleşme gerekmektedir.
Resmi, gayri resmi bütün kuruluşlarıyla önce devletin sonra da, Müslüman’ı, Ermeni’si, Türk’ü, Kürt’üyle bütün kesimlerin, bu coğrafyanın insanlarının son yüz yılda yaşadıklarıyla yüzleşmeleri ve mağdurların mağduriyetlerinin giderilmesi, hakkı olanın hakkının verilmesi gerekmektedir.
MAZLUMDER olarak bir kez daha bu yüz yıllık mazlumiyetlerde yaşamını yitiren halklara üzüntü ve taziyelerimizi sunarken, onların bugün gerek bu topraklarda gerekse dünyanın dört bir yanında savrulmuş olan evlatlarına ‘Adem’ in çocukları olarak birlikte, barış ve esenlik içinde yaşama iradesini öne çıkarmanın zorunluluğunu, bu konuda da Hrant’ın inşa etmeye çalıştığı Akl’ın ve Duruş’un önemini hatırlatıyoruz.
Türkiye Halklarının yukarda belirttiğimiz bin yıllık birlikte yaşama iradesinin gereği olarak, halktan kamu yetkisi alan kişi ve kurumları bunun gerekleri olan sorumluluklarını yerine getirmeye çağırıyoruz. Bu bağlamda Hrant Dink cinayetinin eksiksiz ve tüm yönleriyle aydınlatılması ve en kısa sürede ‘Adil bir Yargılama’ ile neticelendirmek boyunlarının borcudur.
Bunun sıkı takipçiliği de ‘kim olursa olsun zalime karşı, mazlumdan yana’ tavrı ile 21 yıldır mücadele eden, toplumumuzda ve dünyada ‘adil barış’ çağrıcısı olan MAZLUMDER camiası olarak sorumluluğumuzdur.
Kamuoyuna saygı ile bildiririz.
MAZLUMDER
FAALİYET BİLGİLERİKategori Adı
Basın AçıklamalarıTarih
2012-04-23